BİY AD

06 Eylül 2009

Türkiye'nin Güney Afrika Şansı

Türkiye'nin dün Estonya karşısında aldığı 4-2'lik galibiyet ve sergilediği başarılı hücum futbolundan sonra gruptan çıkma hayalleri iyice alevlenmeye başladı. 'Bosna deplasmanından alınacak bir galibiyet' ile başlayan cümleler, 2010 Haziran'ında Türkiye'yi izleme hayaliyle birleşince, ortaya tehlikeli derecede hayalperest olan açıklamalar çıkıyor. İşte bu yazıda, Türkiye'nin 2010 Dünya Kupası'na gitme ihtimalini olabildiğince objektif bir biçimde değerlendirmeye çalışacağım.
Öncelikle gruptaki puan durumuna bir göz atalım. İspanya birincilik koltuğunu garantilemişken, Bosna Hersek ve Türkiye arasında bir ikincilik mücadelesi olacağı gayet açık bir biçimde görünüyor. Belçika ise Bosna'nın 8 puan gerisinde kalarak şansını kaybetmiş durumda.
Bu tabloya baktığımızda Çarşamba günü oynanacak Bosna-Türkiye maçının önemi açıkça görünüyor. İşte asıl problem de burada başlıyor.
Son olarak Rıdvan Dilmen'in de dahil olduğu yorumcular kervanı, bu maçı kazanacağımızı varsayıp kalan maçlardan bir ihtimal hesaplamasına girişiyorlar. Fakat Estonya'dan 2 gol yiyen bir defansın, Misimovic-Ibisevic-Dzeko-Muslimovic 4'lüsüne karşı neler yapacağı merak konusu. Aynı zamanda yenilecek erken bir golün de takımdaki motivasyonu dibe çekeceği bir gerçek. Unutmayalım ki; Norveç, Çek Cumhuriyeti ve Hırvatistan tipi mucizevi maçlar, 40 yıl sonra bile hatırlanacak maçlardır. Dolayısıyla, yenen her golü çıkaramayacağımız bir gerçek, özellikle Bosna gibi zor bir deplasmanda.
Bütün bu dezavantajlara rağmen, Bosna'yı deplasmanda mağlup ettiğimizi varsayıp önümüzdeki maçlara bakalım. Bosna, aldığımız galibiyete rağmen, hala bizim 1 puan önümüzde yer alıyor olacak. Dolayısıyla bizim yine bütün maçlarımızı kazanmamız şart. Kendi evimizde Ermenistan'ı yeneceğimizi varsayıp, bana göre en az Bosna deplasmanı kadar zor bir maça, Belçika deplasmanına göz atalım.
Belçika ile Kadıköy'de oynanan ve 1-1 biten maçtan sonra şöyle bir yazı yazmıştım Belçika takımının fazla küçümsendiği ile ilgili. Fellainili, Defourlu, Witselli bir Belçika bekliyor olacak bizi. Her ne kadar son senelerde işler ne zaman sıkışsa kazanmayı bilen bir takım olarak gözüksek de, bu maçın da gerçekten zorlu geçeceğini düşünmek lazım.
Belçika deplasmanında da galip geldiğimizi varsayalım, ve maalesef bizim için iş burada da bitmiyor. Bosna'nın İspanya'ya karşı bir mağlubiyet ya da beraberlik almasını bekliyoruz. İspanya'nın galibiyet serisi bu maça kadar devam etse Bosna'ya acımayacaklarını söyleyebilirdik, fakat Konfederasyon Kupası'ndaki ABD yenilgisi ile galibiyet serisini de tarihe gömmüş oldular. Yani bu maçta Bosna'nın karşısında rahatlamış ve amaçsız bir İspanya göreceğimizi söylesek yanılmış olmayız. Kısaca, Bosna'nın kendi göbek bağını kesecek olması şu anda en büyük avantajları olarak göze çarpıyor.
Şimdi, bütün bu yukarıda yazdığım ihtimallerin lehimize geliştiğini ve grupta ikinciliği aldığımızı düşünelim. Bütün yorumcular, sanki iş burada bitiyormuş gibi bir tavır takınsa da; bana göre asıl macera bundan sonra başlıyor. Zira, Türkiye Milli Takımı'nın pek de beceremediği bir seriye geliyor sıra: Baraj maçları...
2002 Dünya Kupası öncesindeki Avusturya maçlarından sonra iki büyük fiyasko yaşadık baraj maçlarında. 2004'ten önce Letonya, 2006'dan önce İsviçre -ki bu iki takım da çekebileceğimiz en kolay kuraydı- maçlarını unutmak henüz kimseye nasip olmamıştır. Bu seferki play-off maçlarının ise daha dişli olacağını söylemeye gerek bile yok. Zira; İsveç, Yunanistan, Rusya, Fransa, Hırvatistan gibi takımlar bekliyor bizi bu kurada. Bu takımların herhangi biriyle eşleşsek şansımızın %50'den fazla olduğunu söyleyen çıkmaz herhalde.
Play-off aşamasında çekebileceğimiz bunlardan daha kolay takımlar olsa da, o takımların da bu kupaya gitmeyi en az bizim kadar istediği gerçeğiyle baş etmek zorunda kalacağız. Yani her halükarda, 180 dakikalık bir savaştan galip ayrılmamız gerekecek. Ve eğer bunu başarabilirsek, 2010 Haziran'ında Güney Afrika'nın kapıları ardına kadar açılacak.

2010 Dünya Kupası'na katılmamız için gereken şartları yukarıda saydım. Bunların hepsinin eksiksiz gerçekleşmesi, bana göre %10'dan fazla bir ihtimal değil. Her ne kadar futbolda yüzdelerle konuşmak saçma gözükse de, herkesin kendisini 2010'u televizyondan seyretmeye alıştırması gerekiyor. Çünkü, üzgünüm ama, büyük sürprizler yaşanmazsa, Dünya Kupası'na gitmemiz çok zor görünüyor.

27 Ağustos 2009

Aston Villa Veda Etti

İster Galatasaray ve Fenerbahçe'nin 3. torbadan gelebilecek muhtemel ve oldukça güçlü bir rakibi veda etti diye sevinin, ister Avrupa Ligi'nin kalitesi bir kademe daha düştü diye üzülün. Ama bir gerçek var, dakikaler önce biten maçta 1-0'ın rövanşında Villa Park'ta 2-1 mağlup olan Rapid Wien, Aston Villa'yı Avrupa Ligi'nin dışına itti. Martin O'Neill için çok erken bir veda şüphesiz. Ligde henüz 3 gün önce pazartesi oynanan Liverpool maçının yorgunluğunun da payı büyüktür şüphesiz bu sürprizde. Bakalım Avrupa'ya erken veda eden Villa, en azından ligde toparlanıp eski günlerine dönebilecek mi, yoksa O'Neill-Aston Villa birlikteliğinin son sezonu bu sezon mu olacak? Bekleyip göreceğiz...

23 Ağustos 2009

Kaptan Çıkabilir!

Yıl 2002. Yer City Of Manchester. 8 senelik Manchester kariyerini noktalayalı 3 yıl olmuş Schmeichel'in. Lisbon ve Aston Villa'dan sonra yolu Manchester'ın diğer yakasına düşen Schmeichel; maç öncesi herkesle selamlaşır. Sıra en son kaptan Neville'e geldiğinde ise beklemediği bir tepkiyle karşılaşır. Neville doğuştan bir Unitedlıdır ve City onun için mavi bir nefret objesinden başka bir şey değildir. United'dan ayrılıp City gitmek ise en büyük günahtır onun dininde. Bu sezonki City maçına 1 aydan az bir süre kalmışken, buradan Carlos Tevez'e kendisine dikkat etmesini gerektiğini söyleyelim de gidip Kaptan ile diyaloğa girmeye falan çalışmasın.

22 Ağustos 2009

Football, Bloody Hell!

video

Fergie, unutulmaz Bayern Münih maçının ardından...

Turkcell Süper Lig 3. Hafta | Gençlerbirliği - Beşiktaş

Turkcell Süper Lig'in üçüncü haftası, bugün oynanan üç maçla başladı. Beşiktaş, Mustafa Denizli'nin ikinci Gençlerbirliği deplasmanında Ankara'dan golsüz beraberlikle ayrılmak zorunda kalırken; bu sezonun Sivasspor'u olmaya aday Bursaspor, kardeşi Ankaragücü'nü 1-0 mağlup etti. Gecenin diğer golsüz maçı ise, Belediye ile Eses arasında oynandı.
Öncelikle Beşiktaş'tan başlayalım. Maçın geneline baktığımızda, rahatlıkla söyleyebilirim ki üç puanı kaçıran taraf Gençlerbirliği oldu. Özellikle 60-80. dakikalar arası Beşiktaş galibiyet golünü aramak için takım olarak hücumdayken, çok net pozisyonlar yakaladı Gençlerbirliği. Bunlardan en netinde, Mustafa Pektemek topu yanındaki arkadaşına aktarsa, Beşiktaş 3. haftada mağlubiyetle tanışmış olacaktı.
Beşiktaş'ın hücum zaafiyeti bir yana, defansta da ciddi sorunlar yaşıyor. Kahe gibi vasatın biraz üstünde bir forvetin, Ferrari-Sivok ikilisini maç boyunca adeta perişan etmesi, olası bir Şampiyonlar Ligi eşleşmesinde bu ikilinin neler yapacağını akıllara getiriyor.

Orta sahada aynı anda yer alan Uğur-Ernst-Fink üçlüsüyse, haklı olarak hücumda pozisyon üretmekte zorlandılar. Yusuf'un ileriki maçlarda Uğur'un yerini alacağını tahmin etmek zor değil.
Mustafa Denizli'nin "Yabancı transferi yapılmayacak." açıklaması da taraftarın moralini oldukça bozdu. Sonuç olarak Beşiktaş cephesinde işler geçen sezona göre biraz daha zorlu olacak gibi görünüyor.
Bir parantez de Gençlerbirliği'ne açmak gerekiyor. İlhan Cavcav, "Geçen sezon iki takım birden yönetmek bize ağır geldi, bu sezon daha iyi bir Gençlerbirliği izleyeceksiniz." açıklamasının hakkını vermiş gibi görünüyor. Geçen sene Hacettepe'de forma giyen Orhan Şam ve Tozo takıma büyük güç katmış görünüyor. Harbouzi ve Burhan takımın hücum gücünü üstlenebilecek kalitede oyuncular. Takımın mentalitesi de Thomas Doll ile birlikte daha ofansif görünüyor. Bu sene, Gençlerbirliği'nin geçen sezon yaşadığı kabusu görmesi bir mucize olur.

10 Temmuz 2009

Jérémy Mathieu

Tatil nedeniyle uzun süredir yazamıyoruz. Üzerinden bu kadar zaman geçmişken ve herkes haklarında bir şeyler karalamışken gidip de Ronaldo-Kaka-Benzema transferleriyle ilgili bir şeyler yazmanın pek ilgi çekici olacağını düşünmüyorum. Bu nedenle aslında bana göre çok önemli bir transfer olan ama medyada olsun bloglarda olsun hakkında hiçbir şeye rastlamadığım Mathieu transferiyle ilgili bir şeyler karalamak istedim.

Valencia'ya bakanlar Villa'nın ne yapıp yapmayacığıyla o kadar meşgul ki takımda olan diğer olaylara kimsenin aldırış ettiği yok. Son 3 sezondur yazın transfer dönemi başlar başlamaz İngiltere'nin 4 Büyükleri ile Real-Barça kıskacından bir türlü kurtulamayan adam oldu Villa. 3 senedir ha gitti ha gidecek ama bir türlü gerçekleşmiyor transferi. Bu kadar başarılı olmasına rağmen artık Valencia taraftarı da sıkıldı bu gitmek isteyip de gidememe işinden. Neyse biz asıl meseleye dönelim.
Transfer sezonunun en erken hamlelerinden biriydi, Jeremy Mathieu transferi. 97-05 arası sol beki emin ellerdeydi Valencia'nın. 32 yaşında Roma'dan alınan İtalyan sol bek Amedeo Carboni 40'ına kadar savunmuştu kanadını. Onun son seneleri de dahil bugüne kadar sol bek pozisyonunda bir türlü istediğini bulamadı Valencia. Carboni yerini kendisi gibi bir İtalyan'a Moretti'ye bırakmıştı. İtalya Milli Takımı seviyesine hiç bir zaman erişemeyen Moretti; kısıtlı yeteneğine karşın gücü ve pozisyon bilgisiyle kotarmayı başarmıştı 4 senedir bu görevini. Artık onun da görev süresi doldu gibi. Bunun sebebi Toulouse'dan bonservis bedelsiz kadroya katılan isim Jeremy Mathieu. 1,90 lık Fransız sol bek 26 yaşında biraz geç de olsa sonunda büyük bir lige atmaya başardı kendini. Toulouse karşı sempati besleyen ve sezon boyunca birçok maçını izleyen biri olarak bu transfer hakkında konuşmak da bize düştü. Uzun boyuyla hava toplarında etkili olan Mathieu frikik olsun korner olsun uzun mesafeden şutlarıyla olsun teknik beceri gerektiren konularda bir sol bekten istenenden çok daha fazlasını yapabilecek kapasiteye sahip. Teknik becerilerinin yanına gücünü ve soğukkanlığı kişiliğini de eklersek gerçekten müthiş bir sol bek olup da çıkıveriyor. Gerekirse futbol bilgisi sayesinde ön liberoda da yararlanılabilecek olan Jeremy, takım içinde ağırlığını hissettiren oyunculardan. Toulouse'nun iyi-kötü-iyi şeklinde geçen son 3 sezonunun küme düşmememe mücadelesi verileninde sakatlığı nedeniyle çok maç kaçırdığını ve takımdaki etkisini de hatırlatmak gerek. Mathieu; Evra, Abidal, Clichy gibi sol bekler yüzünden Milli Takım için pek adı geçmeyen bir oyuncu. Evra dışındaki diğer ikilinden daha iyi olduğunu düşünsem de bunu Domenech'e anlatmak için zaman kaybedecek değilim. Villa - Silva - Mata üçgeninde durum ne olur, Albiol'un yeri nasıl doldurulur bilmem ama Valencia'nın sol beki en azından 5-6 seneliğine emin ellerde. Tabii çıtayı daha yükseğe koymadıysa Mathieu...

27 Haziran 2009

Terskademe Tatilde!

Terskademe 2009/2010 sezonu öncesinde yaz tatiline giriyor. Yeni sezonda daha dolu bir içerikle karşınızda olmak dileğiyle...

11 Haziran 2009

Yeniden Los Galacticos?

2008/2009 sezonu öncesi transfer dönemini hatırlayın. Son gün gerçekleşen Berbatov ve Robinho transferleri olmasa, 20 milyon Euro'nun üstünde bir bonservis bedeli ödenmeyecekti hiçbir futbolcuya. Aslında ekonomik kriz göz önüne alındığında bu seneki transfer döneminin çok daha durgun geçeceği tahmin edilebilirdi, ama bütün bu tahminleri boşa çıkaran bir adam tekrar Real Madrid'in başına geçti: Florentino Perez.
'Büyük Başkan', sezon içindeki Barcelona dominasyonunu unutturabilmek için erken başladı çalışmalarına. Daha Haziran ayının ortasına gelmemişken birçok futbolsevere göre Dünya'nın en iyi 5 futbolcusunun ikisini kadrosuna kattı. Kaka ve Cristiano Ronaldo önümüzdeki sene astronomik bedellerle Real Madrid forması giyecekler. Peki, 2003/2004 sezonundaki 'Los Galacticos'un başarısızlığının bu kadar net görülmüş olmasına rağmen, Perez neden hala böyle bir transfer politikası izliyor?
Bu sorunun yanıtını bulabilmek için o sezonki yıldızlar topluluğunu araştırarak işe başlamak lazım. 2003/2004 sezonunda, kadrosunda Figo, Beckham, Ronaldo, Zidane, Roberto Carlos gibi isimleri tek bir takımda toplamayı başarmıştı Real Madrid yönetimi. Peki, her biri yıldız olarak kabul edilen bu oyuncular, takıma nasıl gözle görülür bir başarı getirmemişti? Bana göre bu sorunun cevabı bu oyuncuların yaşlarında gizli. Zira Figo, Zidane ve Roberto Carlos 31, Beckham 29, Ronaldo 27 yaşındaydı o sıralar. Kadrodaki diğer isimlerde de durum aynıydı. Sağ bek Michel Salgado 28, Guti ise 27 yaşındaydı.

Yani, o sezon Real Madrid kadrosunun yaş ortalamasını iyimser bir tahminle 28-29 civarı olarak belirleyelim (merak edenler için fotoğraftaki beşlinin o anki yaş ortalaması 29), ve bu sezonki transfleri inceleyelim:
93 milyon euroluk rekor transfer Cristiano Ronaldo, 24 yaşında. Bir diğer bomba isim Kaka ise, 2003/2004'ün takımının neredeyse en genç oyuncuyla yaşıt, 27 yaşında. Eğer gelirlerse, ki gelmeleri oldukça yüksek ihtimal David Villa 27, Ribery ise 26 yaşında. Bu oyuncuların yanına 28'lik Casillas ve 21'lik Marcelo gibi isimleri de eklediğimizde, gelecek sezon sahada göreceğimiz Real Madrid'in yaş ortalamasının, 2003/2004 sezonuna kıyasla 2-3 yaş azalacağını söylemek mümkün. İlk 11'deki en yaşlı ismin ise (şimdilik) 31 yaşındaki Raul olacağını söylemeliyiz. Ki Raul, görünürde 2009/2010 kadrosunun tek 30 üstü oyuncusu olacağa benziyor.
İşte tüm bu istatistiklere bakıldığında, bu sezon kurulmak istenen kadronun, ilk Los Galacticos'un basit bir kopyası olmayacağı anlaşılıyor. Korkarım ki 2009/2010 sezonunda izleyeceğimiz Real Madrid, bireysel anlamda futbol tarihinin en iyi takımı olmak üzere. (Ribery, Villa ve defansa kaliteli bir takviye daha gerçekleşirse) İşte ancak bu takımı izledikten sonra, 'Los Galacticos' prototipinin başarılı olup olmayacağına karar verebiliriz. Bütün futbolseverler dört gözle beklemeli, dünyanın en 'iyi' takımı, Real Madrid, 2009/2010 sezonunda patlamaya hazırlanıyor...

09 Haziran 2009

Altı Kebap Üstü Şişhane


08 Haziran 2009

Fergie&Pique



Yukarıdaki iki fotoğraftaki ortak isim Gerard Piqué. İlk fotoğraf 2008'deki Şampiyonlar Ligi finalinden. Manchester United formasıyla Şampiyonlar Ligi'ni kaldırmış olan Piqué, transfer döneminde Şampiyonlar Ligi şampiyonundan eski kulübü Barcelona'ya imza atıyor, Guardiola önderliğinde geçirdiği harika sezonun en kritik maçında Manchester United'la karşılaşıyor. İki sene üst üste Şampiyonlar Ligi finali oynamak bile inanılmaz bir başarıyken, genç İspanyol bununla yetinmiyor, iki sene üst üste Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırıyor.

İşte 27 Mayıs 2009 günü, genç oyuncunun 68 yaşındaki kurdun önüne geçtiği an böyle yansıyor objektiflere. Fergie'nin kendisini yarı yolda bırakan eski öğrencisine şefkat dolu bakışı binlerce kelimeye bedel. Ferguson'un büyüklüğünü tek fotoğrafta anlat deseler, bu fotoğrafı gösteririm artık...

07 Haziran 2009

En Büyük Olmaya Az Kaldı


3 senesi finalde olmak üzere 4 senedir Rafael Nadal'a takılıyordu Federer. Gün geçtikçe saplantı haline dönüşmüştü artık bu Roland Garros'u kazanma işi. Hem Federer için hem de başta Roland Garros seyircisi olmak üzere biz Fedexciler için böyleydi durum. Ve beklenen gün geldi çattı. Federer, 4.turda son 3 yılın şampiyonu Nadal'ı ezerek geçen Robin Söderling'i rahat bir oyun sonunda 3-0'la geçerek sonunda kazandı Roland Garros'u.
İki tenisçinin finale gelirken aldıkları yola bakarsak, Söderling'in performansı çok daha spektakülerdi. İlk 2 turu beklenildiği gibi rahat geçen İsveçli 3. turda İspanyol raket David Ferrer'i 3-1 ile geçtiğinde bile pek göz önünde değildi. Kritik an Nadal'ı müthiş oynadığı maç sonunda 3-1 geçmesiydi. Kariyerinde Roland Garros'da maç kaybetmeyen bu adamı yenmek, motivasyonların en büyüğüydü. Ardından çeyrek finalde Davydenko'yu çok rahat bir maç sonrası 3-0 la geçtiğinde artık Söderling ismi herkesin hafızasına kazınmıştı. Nadal'ı şans eseri yenmediği açık ve netti. Yarı finalde setlerde 2-0 öndeyken Şilili Gonzalez'in setlerde durumu 2-2 ye getirip hatta bununla sınırlı kalmayıp final setinde de 4-1 öne geçmesine müthiş bir geri dönüşle karşılık vererek maçı 3-2 kazanmasını bilmişti Söderling.
Federer cephesinde de durum zamanlama açısından Söderling'e benzerdi. Söderling'in 4.turda Nadal'ı geçmesinin ardından Federer değişik bir ruh haliyle çıkacaktı Haas maçına. Nadal'ın elenmesi, onun üzerine ekstradan bir yük yüklemişti. Ne de olsa sporda duygusallığın son noktasıydı Fedex. Haas karşısında setlerde 2-0 geriye düştüğü haberini alınca herşeyin bittiğini düşünmüştüm. Ekselansları Nadal'ın elendiği bir Roland Garros'u bir daha göremeyebilirdi ve bu turnuva belki de onun çöküşü olabilirdi ama Federer müthiş bir geri dönüş hikayesiyle maçı 3-2 kazanmasını bildi ve mental açıdan büyük bir rahatlığa erdi. Aynı Söderling gibi çeyrek final mücadelesini rahat kazanan Fedex, yine tıpkı rakibi gibi yarı finali de 5 set sonunda geçti. İkilinin finale gelişleri böyleydi ve arkasına rüzgarı alan Söderling'di.
Finale kadar duygularını pek belli etmeyen Soğuk İsveçli finalde ilk sette 3 servis birden kırdırarak 6-1 mağlup olduğu anda maçı kafasında bitirmiş gibiydi. 2.seti tie-break'e taşımayı başaran Söderling, tie-break kralı Fedex'in kullandığı 4 servisi de ace ile sonuçlandırması sonucunda hem tie-break'i hem de mental açıdan maçı kaybediyordu. Finale kadar gelirkenki en büyük yardımcısı ilk servisleriydi ve bu alanda başarılı olamayınca Federer'e karşı şansının olmaması da gayet doğaldı. Del Potro'ya yaptığı kadar drop shotlara başvurmadı ama o ara sıra yaptıkları bile rakibi bitiren vuruşlardı. Söderling'in file önüne çıkma düşüncelerini de passing shotlarla cezalandıran Fedex, maç sonu İsveçli'nin de söylediği gibi tenis nasıl oynanırın dersini veriyordu maç boyu. Son seti de 6-4 le alıp, hiç servis kırdırmadan maçı 3-0 alan Federer maç sonu alışagelmiş ağlamalarından birini yapıyor ve bizi de ekran başında sevince boğuyordu. Wimbledon'da Pete Sampras'ın rekorunu kırmak için raket sallayacak Fedex. Eğer orada da kazanan olursa artık kimin en büyük olduğu pek tartışılmayacak. Vavrinec 1 ay sonra nasıl izleyecek maçları orası biraz muamma. Maç sırasında sancısı gelip de doğurursa şaşırmamak lazım.

Futbol Tarihine Geçen Sözler #6

Hazır transfer sezonuna girmişken bu özlü sözü hatırlatayım istedim.
"the only thing true in the turkish newspapers is the
date.(Türk gazetelerindeki tek doğru şey tarihtir)"


-Haim Revivo-

05 Haziran 2009

Arapsaçı

Topuz Beşiktaşlıyım diyor, Süleyman Hurma bonservisi Fenerbahçe'de artık diyor. Beşiktaş'tan resmi açıklama yok. Etik olmayan bişeyler dönüyor, kimin çevirdiğine sonra gelelim.

Modruyff

Birbirine bu kadar benzeyen futbolcu var mı deseler donar kalırım, Modric de 14 numara giyerek göz kırpıyor zaten. Medyamızdan biri farketse "Modric Barcelona'da" manşetlerini her gün görebilirdik. Şimdilik güvendeyiz.

Ben sizi benzerlikle başbaşa bırakayım :

Adanmış Hayatlar

Galatasaray'ın bayrak adamlarından olabilmiş, varını yoğunu Galatasaray için harcamış bir adamdı Alpaslan Dikmen. Hala benzer bir lidere ihtiyaç duyuyor, onun eksikliğini hissediyor GS tribünü.
Vefalı taraftarlar biraz uğraşla Alpaslan Dikmen adının yaşatılması için bir girişimde bulunmuş, Eski Açık Tribüne Alpaslan Dikmen Tribünü adının verilmesini istiyorlar. Gerekli bilgilere http://www.adanmishayatlar.net adresinden ulaşabilirsiniz. Biz de canı gönülden destekliyoruz.

" üzülme sen dostlarin var özleyip içten seven
isminin telaffuzunda kâh gülüp hüzünlenen... "